31 Aralık 2009

Rutin Düzende Farkındalık


Uyandığımız andan itibaren uyuma vakti yatağa dönene kadar, alışılagelmiş düzende ilerleyen hareket tarzımız vardır. Uyanıp ayağa kalkmak, yürümek, yüzümüzü yıkamak, kahvaltı, dışarı çıkmak, gideceğimiz yere yönelmek gibi fiziksel hareketler, bu davranış biçimine dahildir. İçinde bulunduğumuz zamandaki yerimizi bilmeden, programlanmış gibi hareket ederiz.

Rutin kalıptan çıkamayanlar, bütünü görme kapasitesini kaybeder. Hayal adasında başladığı serüvende; çevresindeki sular çekilir, ağaçlar yeşilliğini kaybedip sonbaharı alışkanlık haline getirir, çiçekler solar, gürültüdeki sesler duyulmaz hale gelir. Sonrasında ise, duyan ve gören, fakat özünde kör ve sağır birine dönüşür.

Kipling’in bir hikâyesinde; ayaklarını rahatça kullanabilen bir kırkayaktan bahsedilir. Yolda karşılaştığı arkadaşı, ona ayaklarını ne kadar iyi kullanabildiğini söyler. “Her zaman 3. ayaktan yürümeye başlıyorsun. 8. ayaktan sonra 24. ayağını atmıyorsun.” gibi sözlerle iltifatta bulunur. Fakat kırkayak, durumun farkında değildir. Bunu düşünerek adımlarına başlayınca, dengesini kaybedip düşer. Bu hikâyedeki gibi insan, çoğu zaman hayatındaki sıradanlığının farkında olmaz. Hatta ilk gözlemlerinden sonraki algısı, onu dengesizleştirir. Bazı şeyler hoşuna gitmemeye başlar.

Aslında geleneksel olarak bu rutinlikten çoğu insan şikâyetçi değildir. “Herkes nasıl yaşıyorsa, biz de öyle yaşıyoruz işte” mantığıyla hareket eder. Rutin hareketlerin ayrıntılarına inersek, hiç beklemediğimiz tepkileri algılayabiliriz. Mesela pazarlamacılar, ayrıntılardan bu nedenle pek hoşlanmazlar. Çünkü ayrıntı, onları içinden çıkılamaz bir labirente sürükler. Bizler de ne kadar yüzeysel kalırsak, o kadar robotlaşırız.

Bazı farkındalıklar dengemizi bozabilir. Bazen ayrıntılar gerçekten atlanmalıdır. Bazıları düşünmeye bile değmeyecektir. Fakat tüm bunlara karar verebilmek için, alıştığımız tekdüze giden yaşamımızın nasıl bir döngüde olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Böylece, ne yaptığımız veya ne yapacağımız konusunda kendimizden daha emin olabiliriz.

Emre Türker

Picture: flickr

Başka Dilde Aşk (2009)

Tür: Dram
Yönetmen: İlksen Başarır
Süre: 98 dakika
Oyuncular: Saadet Işıl Aksoy, Mert Fırat, Emre Karayel, Şebnem Köstem, Tuğrul Tülek, Gizem Erden, Tuna Kırlı, Didem Balçın, Murat Okay, Ayten Uncuoğlu, Metin Coşkun

Müşteri hizmetlerinde çalışan Zeynep (Saadet Işıl Aksoy), arkadaşının doğum günü partisinde, işitme engelli Onur’la (Mert Fırat) tanışır. Fazla alkolün de etkisiyle, parti çıkışında geceyi birlikte geçirirler.

Zeynep, arkadaşlarının dalga geçmelerine rağmen bir bahaneyle yine Onur’un evine gider. Böylece, aşk adına ilk adımlar atılmış olur. Fakat her ikisinin de bu ilişki için bazı fedakârlıkları göze alması gerekecektir.

Engelli birinin toplumdaki yerini vurgulayan film, farklı insanlar arasındaki aşkı anlatıyor. İşitme engelliler de düşünülerek, Türkçe altyazılı olarak izleyiciye sunulmuştur.

Emre Türker

Picture: sinematurk

Gecenin Kanatları (2009)

Tür: Dram
Yönetmen: Serdar Akar
Süre: 100 saat
Oyuncular: Beren Saat, Murat Ünalmış, Erkan Petekkaya, Yavuz Bingöl, Alper Kul, Levent Akkök, Mehmet Avdan, Ali Barışık, Cezmi Baskın, Arif Erkin, Karina Gükrer, İbrahim İris, Ferit Kaya, Teoman Kumbaracıbaşı, Begüm Kütük, Zeynep Anıl Tatdıran, Emin Yasar

1980’deki darbe yıllarında, bir grup devrimcinin evine baskın düzenlenir. Baskında öldürülen devrimcilere silah verilerek, olaya çatışma süsü verilir. Evde tek kurtulan kişi, küçük kız Gece’dir (Beren Saat).

Olayın ardından yıllar geçer. Devrimci bir örgüt, yeni eylem planı içerisindedir. Gece, bu eylemi gerçekleştirecek kişidir. Gece’ye bir apartman dairesi ayarlanır. Kalacağı dairedeki ilk gün, kapıcının oğlu Yusuf’la (Murat Ünalmış) karşılaşır. Yusuf, Gece’yi görür görmez aşık olur ve onu etkilemek için elinden geleni yapmaya başlar.

Konusundan çok Beren Saat’in çıplak sahnesiyle yankı bulan film, siyasi düşünceler arasında kalmış bir aşk hikâyesi…

Emre Türker

Picture: sinematurk

30 Aralık 2009

Hızlı Okuma ve Öğrenme

“Bir bakışta okusam, okuduklarımı unutmasam!”

Hızlı okumak, bilgi çağı olan 21. yüzyılda önemli yer teşkil etmektedir. Çok okuyanlarla dalga geçme devri kapandı. Artık fazlaca okuyanlara, daha doğrusu bilgisini geliştirenlere olan hayranlık artıyor. Bu nedenle, hızlı okumak kadar, hızlı öğrenmek de gerekiyor.

Hızlı okuma kurslarında ilk amaç, dakikada 1000 kelimedir. Dünya rekorlarında bu sayıyı 4000’lere kadar çıkaranlara rastlanmıştır. En bilinen örneklerden biri, Rain Man filmine ilham kaynağı olan, Dustin Hoffman’ın oynadığı otistik karakter Kim Peek’tir. Bu müthiş adam, 19 Aralık 2009 Salt Lake City’de, 58 yaşında hayatını kaybetti. Kim Peek, IQ testlerinde oldukça düşük seviyede çıkmasına rağmen, benzersiz bir hafızaya sahipti. Yaklaşık 9000 kitabı aklında tutabiliyordu. Günümüz koşullarında, yılda 24-50 arası kitap okumak başarı sayılırken, herhalde yeteneğin gücü tartışılmaz. Rahatsızlığı nedeniyle normal yaşama adapte olamayan, fakat hızlı okuyup hızlı öğrenen Kim Peek, hayatının sonuna kadar okumaktan vazgeçmemişti.

Nasıl hızlı okur ve öğrenirim? Çok ayrıntılı olan bu konuyu, bilgi sahibi olmak açısından kısaca özetleyelim.

1- Sağlık: Aşırı kilo vücudu zorlarken, aşırı zayıflık bedeni güçsüz kılar. Mesela kapasitenizden fazla yemek yediğinizde, şişkinlik hissedersiniz. Nefes alıp vermenizdeki dengesizlik, yeterli oksijeni almanızı engeller. Nihayetinde doyma noktasına gelince, fazla yemenin bir anlamı yoktur.

2- Bilgi: Hızlı okumayı başarmak için, önce iyi bir okuyucu olmak gerekir. Kelimelerle aranız iyi değilse, sadece izledikleriniz ve resim altı gazete yazılarıyla bilgi sahibi olmuşsanız, bilgi konusunda yeterli beslenememişsiniz demektir. Önem dereceniz, tanıdığınız insan ve bildiğiniz kelimelerin artışıyla doğru orantılıdır.

3- 1 ve 2. koşulları sağlıyorsanız, göz eğitimine geçebilirsiniz. Okumayan veya kendini sürekli yorgun hisseden kroniklerde, göz tembelliği başlar. Yani okursunuz ama yavaş ilerler ve geri planda okuduklarınızı tekrarlar, sonuçta algılayamazsınız. Kelimeleri tek tek incelemektense, cümle kalıplarını bütün olarak görmeye çalışın.

4- Okunanları yardımcıyla takip: Çocukların parmaklarıyla okunanları takip etmesi öğretmenler tarafından engellenir. Bu ilk başlarda bütünlüğü algılama açısından doğru bir uygulamadır. Fakat kalem veya benzeri maddelerle kelimeleri okurken izlemek, hız kazandırmaktadır. Deneyin.

5- Geriye Dönmek: Anlamadığımız yeri akılda pekiştirmek için sıkça geriye döneriz. Bu, özellikle eski dilde yazılmış ağır cümlelerde, sık uygulanan yanlışlardan biridir. Geriye döndükçe, zihninizde karmaşa yaşarsınız. Tekrar edilen cümleler, bütünlüğü engeller. Bu nedenle, geriye dönme işini ancak konuyu bitirdikten sonra yapın.

6- Konsantrasyon: Okurken hayaller çoğunlukla başka kavramlara doğru akar. Saatlerce okur, hiçbir şey anlamazsınız. Bunu engellemek için, ortalama 20-40 dakika aralıklarla mola verin. Ayrıca zihninizi meşgul edecek eşyaları, çalışma bölgenizden ayırın. Mesela takım veya artist posteri gibi.

7- Gözle Okuma: Sesli okuma alışkanlığından kurtulun. Sadece dudak hareketlerini engellemek yeterli değildir. Kelimelerle uyumlu dilinizi hareket ettiriyorsanız, hızınızı kesiyorsunuz demektir. Gördüklerinizi direk olarak algılamaya çalışın. Direk algı, özellikle dil eğitimlerinde vurgulanan bir konudur.

8- Kaynak: Okurken yararlanacağınız kaynakları yakınlarda tutun. Çünkü ne kadar fazlaca kaynağın arasında olursanız, o kadar yoğunlaşırsınız.

9- Tekrar: Okuduklarınızın özetini çıkarın. Gün sonu ve güne başlarken okuduklarınızı gözden geçirirseniz, bilgileri akıl raflarında sıralayabilirsiniz.

10- Eğitici olarak öğrenmek: Konuyu, birilerini anlatacak şekilde okursanız, daha iyi konsantre olur ve daha çok şey öğrenirsiniz.

11- Doğru nefes: Oksijenin önemi bellidir. Bu nedenle oksijeni bolca kullanın. Bir egzersiz: İçinden 4’e kadar sayıp nefes al, 8’e kadar sayıp nefesini tut, 4’e kadar sayıp nefes ver. Bunu 10 kere tekrar et.

12- Su içmek: Suyu saf olarak tüketin. Bazen suyu; meyve suyu, çay, kahve ve benzerlerinden aldıklarımızla eşdeğer sayarız. Fakat bunlar yeterli değildir. Vücudun en önemli gereksinimlerinden biri sudur.

13- Zaman: Algılama kapasitenizin iyi işlediği saatler vardır. Bu zaman, kişiye göre değişim gösterir.

14- İnanç: “Ben neden öğrenemiyorum?” “Benden daha iyi okuyanlar var.” “Mümkün değil” gibi olumsuz ifadeleden kaçının. Her şeyden önce, pozitif bakış açısı gelir.

Emre Türler


Picture: flickr

Cloudy with a Chance of Meatballs (2009)

Türkçe Adı: Köfte Yağmuru
Tür: Animasyon / Komedi / Aile
Yönetmen: Phil Lord, Chris Miller
Süre: 90 dakika

Flint Lockwood, okul hayatının ilk yıllarında, ayakkabı bağlarının sürekli çözülmesi nedeniyle bağcıksız ayakkabı modelini geliştirmiş, fakat bu püskürtülen sprey ayakkabıların ayaktan nasıl çıkabileceğini hesaplamamıştır. Doktorlar bu ayakkabıyı çıkarmak için çözüm üretemeyince, Flint kendi iç kabuğuna çekilir. Fakat ona çok güvenen annesi, Flint’e bir laboratuar önlüğü armağan ederek, oğluna desteğini hissettirir. Flint, o günden sonra süre yeni icatlar peşinde koşar, ne kadar sonuçları hüsran olsa bile…

Yaşadıkları kasaba olan Yutan Şelaleler, sardalyeleriyle ünlüdür. Her yerde sardalye satılınca, artık halkın tahammülü kalmamıştır. Flint, farklı alternatif yiyecek yağdırma projesi üzerine laboratuarında çalışmalarına başlar.

Bu arada stajyer hava durumu sunucusu Sam Sparks, ilk görevi için Yutan Şelalelerdeki bir açılış törenine katılır. Eğer sunumunda başarısız olursa, geleceği tehlikeye girecektir. İşin kötü yanı, belediye başkanının konuşması sırasında Flint, törenin yakınındaki elektrik santralinde deneyini uygulamak üzeredir.

Üretken fikirler adına güzel bir çalışma. Düştükten sonra ayağa kalkabilmek, mücadele etmek ve başarı adına riskleri göze alabilmek gibi düşünceleri fazlasıyla vurgulayan bu animasyon, öncelikle çocuklara, sonrasında büyüklere ilham kaynağı olacaktır.

Emre Türker

Picture: impawards

29 Aralık 2009

Sağ ve Sol Beyin


Yapılan araştırmalar sonucu, beynin sağ ve sol olmak üzere ikiye ayrıldığı biliniyor. Ayrıca sol beynin vücudun sağ tarafına, sağ beynin ise vücudun sol tarafına hükmü gerçektir.

California Üniversitesi’ndeki Prof. Robert Ornstein’in araştırmalarında, öğrencilerden yararlanarak aklın üretkenliğiyle ilgili testler yapıldı. Öğrencilerden, sayısal işlem, hayal kurma, renk ve hikâye yazımıyla ilgili çeşitli uygulamalar yapması istenerek, önemli bulgulara ulaşıldı. Buna göre, sağ ve sol beyinin ağırlıkları şöyledir:

Sol Beyin; matematik, dil, mantık, analiz, yazı ve benzerleri
Sağ Beyin; hayal gücü, renk, ritim, hayal kurma, bütünsel görüş ve benzerleri

Dr. Roger Sperry’nin deneyi ise ilginçtir. 2. Dünya Savaşı sırasında W.J. adlı asker, başından yaralanmıştı. Ağır hasar nedeniyle vücudunun bir yarısı felç olmuş, diğer yarısını da sorun yaşamaya başlamıştı. Bunun üzerine benin iki yarısı ameliyatla ayrılmış ve aralarındaki bağlantıyı sağlayan “copus collosum” kesilmiştir. Vücudun sağlam tarafının bu ameliyat sayesinde kurtarıldığı düşünülürken, ilginç bir gelişme yaşanır. Kendisine sol taraftan tavuk resmi, sağ taraftan kardan adam gösterilen W.J., “ne görüyorsun?” sorusuna “kardan adam” diye yanıt vermiş. “Resmi göster” komutuna ise sol eliyle “tavuğu” göstererek karşılık vermiştir. Bu araştırmalar, beyindeki iki taraflı uyumu daha iyi göstermektedir.

Her iki tarafın hükmü konusunda beynin daha iyi çalışması için, hayat rutinlerimizin şekillendirilmesiyle ilgili tavsiyeler verilir. Örneğin farklı elle diş fırçalanması, bilmece, bulmaca, hayal kurma gibi. Bununla beraber görünüyoruz ki aklın üstünlüğü, sadece matematiksel çarpanların hesaplanmasıyla ölçülmemekte, hayal gücü zenginliği gibi üretkenlikle de değerlendirilmektedir.

İnsanın gelişim aşamasında, kendisindeki baskın gücü fark etmesi gerekiyor. Bu nedenle keşif için araştırmalı, çeşitli alanlarda kendini sınamalı ve üstünlüğün yoğunluk gösterdiği kısma ağırlık verilmelidir. Uzmanlaşma kavramı ancak bu şekilde mümkün olabilmektedir. Keşif ne kadar erken olursa, insan yaşam alanında kendine o kadar avantaj sağlar.

Hayattaki her bedenin konum zenginliği mevcuttur. Kimsenin kimseden bireysel üstün olmadığı düşüncesi, bununla ilgilidir. İnsan olarak ne kadar bilgiye dayalı farkındalık gösterirsek, o kadar mükemmelleşiriz.

Emre Türker

Kaynakça: Tony Buzan’ın araştırmalarından yararlanılmıştır.
Picture: flickr

Avatar (2009)

Tür: Aksiyon / Macera / Fantastik / Bilim-Kurgu / Gerilim
Yönetmen: James Cameron
Süre: 162 dakika
Oyuncular: Sam Worthington, Zoe Saldana, Sigourney Weaver, Stephen Lang, Michelle Rodriguez, Giovanni Ribisi, Joel Moore, CCH Pounder, Wes Studi, Laz Alonso, Dileep Rao, Matt Gerald, Sean Anthony Moran, Jason Whyte, Scott Lawrence, Sam Worthington, Zoe Saldana, Sigourney Weaver, Stephen Lang, Michelle Rodriguez, Giovanni Ribisi, Joel Moore, CCH Pounder, Wes Studi, Laz Alonso, Dileep Rao, Matt Gerald, Sean Anthony Moran, Jason Whyte, Scott Lawrence, Kelly Kilgour, James Pitt, Sean Patrick Murphy, Peter Dillon, Kevin Dorman

Dünyanın dışında ve uzayın derinliklerinde, Pandora isimli bir gezegen keşfedilmiştir. Jake Sully’nin (Sam Worthington) abisi Tom, bu gezegende yaşayan halkla bağlantı kurmak üzere eğitilmiştir. Fakat yolculuk sırasında gözü dönmüş bir hırsızın kurşunuyla hayatını kaybeder. DNA yapısındaki uyum nedeniyle Jake Sully’e, abisinin yerine geçme şansı tanınır. Savaş sırasında felç olan Jake, özellikle tedavi masrafları için bu projede yer almayı kabul eder. Uzay gemisinde dondurulmuş olarak geçen tam 5 yıllık yolculuk sonunda, diğer askerlerle birlikte Pandora’ya ulaşır.

Na’vi halkının canlıları, avatardır. Avatarlar, dış yapı ve yaşam bakımından insana benzemektedir. Kendilerini özgü dilleri vardır. Çok uzun boylu, sağlam kemik yapılı ve kuyruklu canlılardır. Avatar ve doğal yaşam, sistemsel olarak bir bütündür. İlk başlarda insanlarla iyi geçinirler. Fakat sonradan insanlar, Pandora’daki Unobtainium adındaki değerli madenlere yönelince, tartışma başlar. Avatarlar, doğanın dengesini bozmak isteyen insanlarla sonuna kadar savaşmaya kararlıdır.

Jake, avatar ve insan DNA’sına uygun olarak geliştirilmiş bir modeli kullanmak için oradadır. Görevi, kendini avatarlara kabul ettirerek içlerine sızmak ve bilgi toplamaktır. Avatar bedeniyle eşleştirilen diğer kişiler, yani Norm Spellman (Joel Moore) ve Dr. Grace Augustine’le (Sigourney Weaver) beraber Pandora’daki tabiatta keşfe çıkarlar. Fakat daha ilk günden Jake’in yaratıklarla başı derde girer. Kaçarken kaybolan Jake diğerleriyle bağlantıyı koparınca, geceyi orada geçirmek durumunda kalır. Fakat bu onun için büyük bir şans olur. Çünkü liderin kızı Neytiri’yle tanışma şansı elde eder. Eywa isimli kutsal varlığın Jake’i kabulüyle, avatar köylülerinin arasına girmeyi başarır. Ayrıca Neytiri, Jake’i eğitmek üzere annesi tarafından görevlendirilmiştir.

Yönetmenin 14 yıllık rüyası olan Avatar, gerekli teknolojiyle beraber 4 yılda tamamlanmış. Yeni bir gezegen, yeni bir dil ve yeni bir hayat. Tek kelimeyle hayal gücünün ürettiği bir harika. Fantastik, bilim-kurgu severlerin haricinde, farklı izleyici kitlesinin de beğenisini kazanacaktır.

Emre Türker

Picture: impawards

28 Aralık 2009

"Acını Hissediyorum" Araştırması


Aralık ayının 3. haftasında, neredeyse tüm güncel yayınlarda duyurulan bir haberdi bu. Batı İngiltere’nin önemli eğitim kurumlarından olan Birmingham Üniversitesi, 108 üniversite öğrencisinden örneklemle, araştırmasını sonuçlandırmış. Buna göre, yaralı atletler ve iğne yapılan hastaların görüntüleri öğrencilere izletilmiş, beynin duygu merkezinde ve mimiklerde acı belirtileri gözlenmiştir. Ayrıca acıyı hissettiklerini söyleyenlerin geneli, hisleri nedeniyle korku filmlerinden ve rahatsız edici görüntülerden uzak duruyormuş. Bunlar, Pain dergisinde yayınlanan sonuçlar…

Özellikle sevdiğimiz ve değer verdiğimiz kişiler söz konusuysa, fazlaca hassas oluyoruz. Çocukların hastalığı durumunda, yapılması gereken iğne anındaki “beni kurtar” ifadesi, hani “içimiz cız etti” dediğimiz yaşanmışlıklardır.

Bazı acılar bir şekilde kişiyi buluyor. Böyle durumlarda en doğru taraftan bakmaya çalışarak, acıyı hafifleten yollar aranmalıdır. Televizyon kanallarında, özellikle haber programındaki şiddet görüntüleri, herkesin keyfinden bir şeyler alıp götürüyor. Fakat acıya olan odaklanma ve duyarlılık nedeniyle, görüntülerden kaçamıyoruz. Nereye dönsek, aynı acıyla dolu karelerle karşılaşıyoruz.

Yaşanmış her neyse, yaşanmıştır. Yaşanacaklarda huzurlu bir tat aramak, ruhu taze tutmanın sanırım en güzel yolu olmalı.

Emre Türker

Picture: flickr

It's a Wonderful Life (1946)

Türkçe Adı: Şahane Hayat
Tür: Dram / Aile / Fantastik / Romantik
Yönetmen: Frank Capra
Oyuncular: James Stewart, Donna Reed, Lionel Barrymore, Thomas Mitchell, Henry Travers, Beulah Bondi, Frank Faylen, Ward Bond, Gloria Grahame, H.B. Warner, Frank Albertson, Todd Karns, Samuel S. Hinds, Mary Tren, Virginia Patton, Charles Williams, Sarah Edwards, Lillian Randolph, Jeanine Ann Roose, Argentina Brunetti
Yıl 1919. Bedford Falls’ta yaşayan George Bailey (James Stewart) için, neredeyse bütün evlerden dualar yükselmektedir. İyi yürekli George Bailey ümidini yitirince, dualara karşılık olarak kanatsız bir melek Clarence, dünyaya gönderilir. Melek Clarence bu işi başarırsa, diğer melekler gibi kanatlarına kavuşacaktır.

George Bailey; yardımsever, toplum sevgisiyle ün kazanmış güler yüzlü, üretken ve hayallerle dolu bir adamdır. Bailey Kardeşler İnşaat ve Kredi Ortaklığı adındaki aile şirketi, oradaki halkın kalkınabilmesi için var gücüyle çalışmaktadır. Fakat kentin zenginlerinden bay Potter (Lionel Barrymore), herkesi kendine muhtaç olmasını istemekte, bu nedenle şirketi ele geçirmeye çalışmaktadır.

George Bailey (James Stewart), hayallerini gerçekleştirmek üzere kasabadan ayrılma planlarını yaparken, babası Pere Bailey’nin ölüm haberini alır. Şirket, babasının ölümünden sonra bay Potter’a karşı direnemeyince, kapanma noktasına gelir. Yönetim kurulunun işleri yürütmek için tek bir şartı vardır, o da George Bailey’nin işin başına geçmesi.

Hayalperest Bailey, hayallerini gerçekleştirmek üzere şehirden ayrılabilecek mi? Çocukluk aşkı Mary Hatch (Donna Reed) ile aralarında neler olacak? Her şeyden önemlisi, George Bailey neden ümidini yitirdi?

Oscar’ı kazanamamış olsa da, Amerikan Film Enstitüsü tarafından en iyi 100 yapım arasında gösterilmiş ve sinema tarihinde en ilham verici filmlerden biri olarak tarihe geçmiştir. Amerikalıların Noel dönemlerinde yayına aldığı önemli klasiklerden biridir.

Emre Türker

Picture: moviegoods

Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1975)

Tür: Komedi / Dram
Yönetmen: Ertem Eğilmez
Süre: 93 dakika
Oyuncular: Kemal Sunal, Münir Özkul, Tarık Akan, Adile Naşit, Halit Akçatepe, Şener Şen, Semra Özdamar, Kerem Arıdoğan, Ahmet Arıman, Ertuğrul Bilda, Cem Gürdap, Hayri Karabey, Hakkı Karadayı, Cengiz Nezir, Akil Öztuna, Ergin Orbey, Feridun Şavlı


Hastaneden taburcu olan Mahmut Hoca (Münir Özkul), Çamlıca Lisesi’ndeki görevine geri döner. Hababam sınıfı sınıfta kalmıştır. Mezun olamasalar bile, Mahmut Hoca’yla aralarındaki ilişki, daha sevecen bir hale dönüşmüştür. Bu bölümde filme, beden eğitimi öğretmeni Badi Ekrem (Şener Şen), edebiyat öğretmeni Semra Hanım (Semra Özdamar) ve müfettiş Hüseyin Şevki Topuz (Ergin Orbey) katılır.

Daha önce hiç bayan öğretmenle ders yapmayan hababam, karşılarında yeni mezun edebiyat öğretmeni Semra hocayı görünce kendilerinden geçer. Fakat Semra hoca, dürüst, gururlu ve ciddiyeti seven biridir. Bu nedenle aralarında çekişme başlar.

Şener Şen’in hababama katılması, eğlence grafiğini yükseltmiş. Bu filmde, eski öğrencilerin ne kadar haylaz olsalar da, öğretmenlerine karşı saygılı oldukları görülmektedir.

Emre Türker
 
Picture: sinematurk

22 Aralık 2009

Hababam Sınıfı (1975)

Tür: Komedi / Dram
Yönetmen: Ertem Eğilmez
Süre: 90 dakika
Oyuncular: Kemal Sunal, Münir Özkul, Tarık Akan, Adile Naşit, Halit Akçatepe, Kerem Arıdoğan, Ahmet Arıman, Ertuğrul Bilda, Kemal Ergüvenç, Cem Gürdap, Hayri Karabey, Hakkı Karadayı, Cengiz Nezir, Akil Öztuna, Feridun Şavlı, Ayşen Gruda, Selim Naşit

Son sınıf Edebiyat bölümü öğrencileri, yatılı hizmet veren Özel Çamlıca Lisesi’nden yıllardır mezun olamaz. Kendi tabiriyle, Hababam Sınıfı öğrencileri olarak ün yapmışlardır. Okul sahibinin sadece paraya değer verdiği, öğrenci velilerinin ise, çocuklarının eğitimi için okula para göndermekten başka hiçbir ilgide bulunmadığı bu ortamda, disiplin kalmamıştır. Öğretmenler ise, artık görev vakitlerini çoktan aşmıştır. Artık iş çığırından çıkmışken, okula yeni bir müdür muavini alınır. Aynı zamanda tarih öğretmeni olan bu öğretmen, kel Mahmut (Münir Özkul) olarak ün kazanmıştır. Hababam sınıfı öğrencileri tüm öğretmenlere kök söktürürken, bu işe dur diyebilecek tek kişi Mahmut hoca olacaktır.

Bu ilk bölümde öğretmenler; matematikçi Sıtkı, Coğrafyacı sağır Rıza, Kimyacı Kemal, Biyoloji öğretmeni ve kopya çekenlerin düşmanı külyutmaz Nemci, Felsefe öğretmeni kör Hüsnü ve Fizikçi paşa Nuri’dir.

En ünlü öğrenciler; Damat Ferit lakaplı Ferit Eker (Tarık Akan), Güdük Nemci (Halit Akçatepe), Tulum Hayri (Cem Gürdap), Domdom Ali (Feridun Şavlı), Hayta İsmail (Ahmet Arıman) ve İnek Şaban (Kemal Sunal)’dır. Bir de Hafize anayı (Adile Naşit) unutmamak lazım.

Türkiye’de unutulmazlar arasında girmiş bu film, Rıfat Ilgaz’ın aynı adlı romanından uyarlanmıştır. Hababam Sınıfı’nın yeni versiyonları denenmiş, bu başarıyı asla yakalayamamışlardır. Yüzünüzdeki tebessüm adına, tekrar tekrar izlenmesi tavsiyedir.

Emre Türker

Picture: sinematurk

21 Aralık 2009

Düşünceyi Üretmek

“Bir Fikrim Var” Diyebilmenin Dayanılmaz Hafifliği

Okul sıralarında çok zeki çocuklarla karşılaşmışızdır. Hatta okul yönetimi, kimi zaman onları alır ve özel sınıflara yerleştirir. Bazı öğretmenler, zeki gördükleri çocuklara daha yakınlık gösterir. Sınıf ya da kişi ayrımı, öğrencilerin pek çoğunun hissettiği bir durumdur. Peki, bu zeki varlıklar, hayat maçında diğerlerinden kaç sıfır önde?

Mükemmel aklın kâşifleri zekâ konusuna üstünlüklerini koruyacak ama bilgi konusundaki yarışa, ancak çalışarak ulaşacaklardır. Bilim adamları, bu konu üzerinde fazlasıyla duruyor. Dünyadaki IQ katsayısı yüksek insanlar için, ayrı imkân ve okullar sağlanıyor, özel olarak yetiştiriliyor ve değerlendirilmeye çalışılıyor. Çünkü zeki çocukların pek çoğu, değerlendirme hataları nedeniyle harcanıyor. Kendi üstünlüklerinin farkında oldukları için, diğer yaşıtlarını küçümsemeye başlıyorlar. Bir süre sonra yarışacak kimseyi bulamayınca, hayat yarışından sıkılıp farklı şeylere yoğunlaşıyorlar. “Bu çocuk tam bir felaket”, “böyle çocuk olmaz olsun” “hem kendi hayatını hem benim hayatımı zindan ediyor” gibi sözler, annelerin dudaklarından dökülmeye başlar. Çünkü kabuğuna sığamayan çocuğa hatalı davranılmış, onların fikirleri göz ardı edilip, doğru adına yaptırımlar uygulanmaya başlanmıştır. Örneğin farklı bir şeylere ilgi duyup soru sormaya başlıyorsa, soruyu cevaplamak yerine “boş şeylerle uğraşacağına ders çalış” gibi yanlış sözlerle, yolarına duvar örüyorlar.

Bunlar farklı ayrıntılar. Fakat en önemli gerçek, hayata atılma çağında başlar. Para kazanma, pazarlama ve ekonomi gibi sanayi koşulları ortaya çıktığında iş değişir. Çünkü iş adamları, zekânın değil, paranın ve farkın peşindedir. Matematiksel çözümlerin çoğu tasarlanabildiğinden, formülsel yeteneklerin önemi 2. plandadır. Hatta ustalık ve çok çalışma bile, taşları sağlamlaştırmak için yetmez. İşte bu durumda, duygusal zekânın önemi ortaya çıkar. Bugün işadamları, çok zekileri değil, çok iyi düşünce üretenleri tercih eder. Moda, reklâm, yenilik ve ar-ge çalışmaları, düşünce üretimiyle alakalı kavramlardır. Sayısal ve sözel düşünce bir değildir. Sayısal değerler, hesaplı verilerle çabucak çözülebilmekte ama fikir ve buluş denen üretim düşüncesi, halen makineler tarafından tasarlanamamaktadır. İşte insanı makineden üstün yapan yegâne şey, budur.

Üretimsel zekâ arttırılabilir mi? Nasıl kazanılır?

Hayal gücü, insanın duvarlarıyla ilgilidir. Önünüze set koyduğunuz takdirde, göremezsiniz. Bu duvar; başta televizyon olmak üzere, boş oturma, dalma sürelerindeki artış, asabiyet, umutsuzluk, kaybetme korkusu, hedefsizlik gibi kavramlarla ifade edilebilir. Duvarı yıkmak için, çocukları inceleyin. Çok faydasını göreceksiniz.

Günde en az 15 dakika, düşünmeye ayırın. Düşünceleriniz içinde önyargı olmasın. Çünkü kavramı sabit yargılamak, bir sonraki adımı engelleyebilir.

Sohbet sırasında, bir konferansta, hiç tanımadığınız insanlar arasında, fikirlerinizi (siyaset, din gibi kalıplaşmış olanlar hariç) ifade etmekten çekinmeyin. Paylaşımın katma değeri yüksektir.

Her türlü bulmaca ve bilmece, labirentte yol bulmanız için harika ipuçlarıdır. Değerlendirin.

Okumayla beraber, sizinle aynı düşünce ve fikirde olanların tartışmalarında yer alın. Sizin onlardan, onların sizden öğreneceği çok şey olabilir. Zaten şirketlerin, grup çalışmalarından haz almasının sebebi budur.

Yollar arttırılabilir. Her şeyden önemlisi, maddeyi üretmek için imkânlar sınırlı, fikri üretmek için imkânlar sınırsızdır. Çünkü düşünceleriniz tamamen sizindir.

Emre Türker

Picture: flickr

18 Aralık 2009

Boşluğa Düştüm, Çıkarın Beni!

Elde kalan son kozlarla, sıkıntıya karşı oyunda kalmak

Dünyanın sonu hangi andır? Bu, kıyamet inancından itibaren sürekli sorgulanan bir sorudur. Fakat her şeyden önce ruhen dünyanın sonu, bizim için sıkıntının başladı andır. Hiçbir şey iyiye gitmeyecek, hayatın inişlerinde çıkış olmayacak, dibe oturup kazık çakacak ve kayboluşu bekleyeceğiz. İşte felaket senaryosunun taslak hali budur. Kendimizi içkiye, sigaraya, acılara boğar, boşluğun simgesindeki televizyonun dizi-film ve programlarına kapılıp gideriz. “Belki” deriz, “bir kurtarıcı gelir ve bana el uzatır.”

Kurtarıcının el uzatması için, sizi görmesi gerekir. Yani; umutsuzluk, boş beklentiler ve “öyle isteyelim öyle olsunlar”la bu iş biraz zor. Bunun için hareket lazım. “Secret” kitabının temelinde “iste ve olsun” düşüncesi yatıyor. Fakat “etkili insanların 7 alışkanlığı” kitabı, olaya daha gerçekçi yaklaşmış. Yazarın düşüncesini kabaca ifade edersek, “Şirketler, beklentisi olmayan olumlu hava gazcılarından bıktı” diyor. Yani önce eylem lazım. Eylem nedir? Sokağa çıkıp bağırmak değil elbet, ama sokağa çıkıp bakmaktır. Çevrede neler oluyor, görmediklerimiz neler? Bir yangın anında kurtarılacak ya da yangın sonunda elde kalanlarla yapılabilecekler neler?

Büyük firmaların, bayilik isteyen küçük yatırımcılara ilk sorusu şudur: Para kazanmadan önce, beklentilerinle ne kadar yaşayabilir veya ne kadar ayakta kalabilirsin? Cevabı vermeden önce, aşağıdaki soruları cevaplamakta fayda var:

Planım ne?
Ne istiyorum?
Gerekli malzeme nedir?
Nereden başlamalıyım?
Nereye gitmeliyim?
Gideceğim yoldaki hayal, gerçeğe ne kadar yakın?
Yolda düşersem, ayağa nasıl kalkarım?

Çaresizlik fikrine ne kadar sahipseniz, yukarıdaki sorulardan o kadar kaçarsınız. Boşluk hissiyle karanlığa battıkça; kitap okumaz, düşünemez, felaket tellallığı yapar, kaçar ve hazin sonu beklersiniz. Oysa son, sizin bakış açınızda saklıdır.

“Bir işte çalışmıyorum, ama hiç boş vaktim yok.”

Bu cümle normal mi? Genel olarak bu cümle, söz sahibiyle dalga geçmek için malzeme olabilir. Hatta ondan bir şey istediğinizde, “vaktim yok ki” diyerek sizi reddederse, gülmeyi kesip belki de sinirlenirsiniz. Fakat görünen bazı şeyler, arkasındaki gerçeğin anlaşılmasını engelleyebilir. Çünkü boşluk, zamanda etkin kullanılmayan anları ifade eder. Yani çalışmıyor olmanız, zamanda boş olduğunuz anlamına gelmeyecektir.

Teraziye ekleyeceğiniz bilgi, eğitim, anlayış, tecrübe, pozitif inanç gibi artı kavramlarla, “zorluk, başarısızlık, negatif inanç, cehalet, panik” gibi negatiflere karşı güç kazanırsınız. Bu güç, çaresizliğe karşı mükemmel bir antibiyotik olacaktır. Sonrası biraz sabır…

Emre Türker

Picture: deviantart

Aliens in America (2007)

Tür: Dizi – Komedi
Oyuncular: Justin Tolchuck (Dan Byrd), Raja (Adhir Kalyan), Franny (Amy Pietz), Claire Tolchuck (Lindsey Shaw), Gary Tolchuck (Scott Patterson), Mr. Matthews (Christopher B. Duncan), Dooley (Adam Rose)


16 yaşındaki Justin (Dan Byrd) okulda alay konusu olan diş tellerini kurtulmuş, yine de ezik öğrenci konumundan çıkamamıştır. Kendini ifade etme problemi yaşadığından, öğrenciler arasına karışmakta sorun yaşar. Çabuk pes eden yapısıyla, kendini toplumdan soyutlamıştır. Bu nedenle annesi Franny (Amy Pietz), Justin’in üzerinde düşünmek için işinden ayrılarak tamamen oğluna yoğunlaşır. Ailenin diğer üyelerinden babası Gary (Scott Patterson), iyi bir işe sahip olması yanında, alternatif para kazanma yöntemleri üzerinde çalışmaktadır. Kız kardeşi Claire (Lindsey Shaw) ise, ergenlik dönemindeki popülerliğin keyfini çıkarmaktadır.

Franny, oğlunun okula gitmek istememesi üzerine, danışman öğretmeni Matthews’la (Christopher B. Duncan) özel olarak görüşür. Birlikte aldıkları karar, evlerine değişim öğrencisi kabul ederek Justin’e arkadaş sağlamak olmuştur. Hazırlıklar sonunda, Londra’dan gelecek öğrenci için karşılama töreni hazırlarlar. Fakat değişim öğrencisi Raja (Adhir Kalyan), beklediklerinden çok farklı çıkar. Çünkü o, Pakistanlı bir Müslüman’dır.

Aliens in America, dünyanın Müslümanlara bakış açısına karşı eleştirel bir komedi dizisidir. Amerikan halkının terörist olarak tanımladığı Müslümanların gerçek kişiliği, dünya görüşleri, ahlak anlayışı ve sevgi gibi kavramları, izleyiciye ifade edilmeye çalışılıyor. Farklı ve dikkat çekici konusuyla, izlenmeye değer…

Emre Türker

Picture: impawards

16 Aralık 2009

Organik Aşk

Genleriyle oynanmamış bir saflığın tatlı görüntüsü

Para, önyargı, beklenti, fayda yoktu. Sadece aşk vardı.

Kadın, hayatını değiştirecek bir başlangıç için hazırlık yapıyordu. Fakat erkek, hayatını değiştirecek kavramda belirsizdi. Çünkü onun adına değişim başarısızlıkla sonuçlanmış, bu nedenle yeni bir umuda kapı aralamıştı. Şimdilik telaşlıydı.

Kadın, evin her odasını hazırlık aşamasında kullanıyordu. Deneyler yaptı, konular araştırıp bulduklarını erkeğe anlattı. Erkek onu dikkatle dinledi. Çünkü yapabileceği bundan fazla bir şey yoktu. Fakat ona aşkla bağlıydı. Aşkla beraber, inanç, sevgi, umut, değer ve heyecan besliyordu. Hayatın içindeki tüm olumsuzlukları birlikte ayıklamışlar, başarısız sonuçların ucunu umuda bağlamışlardı. Limandaki gemileri, her an ufka açılmaya hazırdı.

Kadın düşüncesiyle çalışırken, erkek bedenen onu tamamlıyordu. Güç böyle oluşuyordu. İkisinin de içinde; kin, nefret, riyakârlık, şiddet yoktu. Dünyaya şiddet aşılayan teknolojinin görselliğini kapatıp, gereklilikleri ayrıştırdılar ve onu öyle kullandılar.

Masada karşılıklı oturup okumalarını yapıyorlardı ki, uzattıkları ayakları bilinçsizce birbirine değdi. Gülümsediler.

Erkek - Tatlılardan ne seversin?
Kadın Pastayı çok severim.

O gecenin ardından, erkek bunu düşündü. EN SEVİLEN TATLI NASIL SUNULUR?

Kadın evden ayrıldığında, erkek hazırlıklara girişti. Hayatında hiç yapmadığı bu tatlı için, tarifleri karıştırdı. Kendi emeğiyle tatlıyı sunmak istiyordu. Malzemeleri toplayıp pişirme aşamasını başardıktan sonra, kremayı kaba yaydı. Sonra renkli kâğıt parçalarından “seni seviyorum” şeklinde kalıp hazırladı. Gülümseyiş figürüyle birlikte onu tatlının üzerine yerleştirdi.

Erkek, yeni başlangıç arayışları için evden ayrılırken, masaya bir not bıraktı. Heyecanlıydı.

Kadın kapıdan içeriye girerken, güzel kokuyu algılamıştı. Hemen mutfağa yöneldi ve kendisine yapılan sürprizi, gözyaşlarıyla karşıladı. Mutlu ve duyguluydu.

Notta şu yazılıydı:

“Hayatım,
Mutfakta sana olan duygularımın EN TATLI halini bulacaksın.
Sen duygularımın dilimlerini atıştırırken,
Ben sana doğru geliyor olacağım.”

Emre Türker

Picture: flickr

Terminator Salvation (2009)

Türkçe Adı - Terminatör: Kurtuluş
Tür: Aksiyon / Macera / Bilim-Kurgu / Gerilim
Yönetmen: McG
Süre: 115 dakika (kesintisiz 118 dakika)
Oyuncular: Christian Bale, Sam Worthington, Moon Bloodgood, Helena Bonham Carter, Anton Yelchin, Jadagrace, Bryce Dallas Howard, Common, Jane Alexander, Michael Ironside, Ivan G'Vera, Chris Browning, Dorian Nkono, Beth Bailey, Victor J. Ho, Buster Reeves, Kevin Wiggins, Greg Serano, Po Chan, Babak Tafti, Dylan Kenin, Chris Ashworth, Terry Crews, Zach McGowan

Yıl 2003. Kardeşi ve iki polisin ölümünden sorumlu tutulan ve bu yüzden Longview eyalet hapishanesinde ölüm cezasını bekleyen Marcus’a (Sam Worthington), idamın ardından ikinci bir şans teklif edilir. Marcus, doktor Serena Kogan (Helena Bonham Carter) tarafından yürütülen bu çalışmayı kendi adına olmasa da, insanlığa yardım için kabul eder.

21. yüzyılın başında skynet adlı bir askeri program, makinelere özgür hareket olanağı sunmuştur. Fakat insanı kendine tehdit olarak gören bu oluşum, insanlığın kökünü kazımak üzere terminatörleri üretir. Sarah Connor’ın oğlu John Connor (Christian Bale), makinelere karşı ayakta kalmaya çalışan direnişçi toplumun tek umududur.

Yıl 2018. Direniş örgütü, makinelerin iletişimde kullandığı farklı bir yayın ağı keşfeder. Henüz tam olarak test edilememiş bu yayının, makinelerin kontrolünü bozduğu düşünülmektedir.

Skynet’in yok etme planlarında, öncelikler verilmiş ölüm listesi ele geçirilir. John Connor (Christian Bale) gibi tanına bir direnişçinin 2. sırada belirlendiği listenin en önemli ismi, halktan biri olan Kyle Reese’tir (Anton Yelchin). Bu arada Marcus sürpriz şekilde ortaya çıkacaktır.

Karmaşık yapıda başlayan sahneler, gittikçe açığa kavuşuyor. Makinelerle insanlığın savaşı, teknolojik gelişmelerin gelecekteki kaygısıyla birleşmiş, dünyanın sonu ifadesidir. Aksiyon ve bilim-kurgu severleri görsel anlamda doyuma ulaştıracak bir yapım.

Emre Türker

Picture: impawards

District 9 (2009)

Türkçe Adı: Yasak Bölge
Tür: Aksiyon / Dram / Bilim-Kurgu / Dram
Yönetmen: Neill Blomkamp
Süre: 112 dakika
Oyuncular: Sharlto Copley, Jed Brophy, Elizabeth Mkandawie, David James, John Sumner, William Allen Young, Greg Melvill-Smith, Vanessa Haywood, Tim Gordon, Robert Hobbs, Jason Cope, Nathalie Boltt, Nick Blake, Sylvaine Strike


Dev bir uzay gemisi, Güney Afrika’daki Johannesburg şehrinin tam merkezinde konumunu sabitlemiştir. 3 aylık dış gözlem sonunda herhangi bir hareket olmayınca, yetkililer geminin içine bakmaya karar verirler. İçerideki görüntü korkunçtur. Çünkü daha sonradan “karides” diye adlandırılacak bu canlılar, aç, sağlıksız ve başıboş görünmektedir. İncelemenin ardından yaratıklar, geminin hemen altındaki bölgede koşullandırılırlar. 9. bölge diye adlandırılan bu yerde uzaylılar; dolaşım, hareket ve nüfus gibi konularda kontrol altında tutulurlar.

Yerleşimden 20 yıl sonra devlet, uzaylıları istemeyen halkın baskısına dayanamayarak bölgeyi taşıma kararı alır. Bunun için MTU (Multi National United) adlı şirket görevlendirilir. Çok güçlü konuma sahip bu şirket, uzaylılar üzerinde deneysel çalışmalar da yapmaktadır.

MTU şirketinin yetkililerinden Wikus Van De Merwe (Sharlto Copley), uzaylıların taşınma işini kabul etmelerini sağlamak üzere görevlendirilmiştir. 9. bölgede çalışmalar yapan Wikus bir karmaşa anında yaralanınca, enfeksiyon kapar. Sağlığındaki ani bozulmayla beraber, şirketin arka plan çalışmaları da kendini göstermeye başlayacaktır. 

Bilim-kurgudan yola çıkarak, eşitsizlik, baskı, güç ve özgürlük gibi mesajlar verilmektedir. Belgesel niteliğindeki başlangıç ve uzman görüşleri, filmin bakış açısını daha gerçekçi kılıyor. Başarılı bir çalışma.

Emre Türker

Picture: impawards

15 Aralık 2009

How I Met Your Mother

Tür: Dizi-Komedi / Romantik
Oyuncular: Ted Mosby (Josh Radnor), Marshall Eriksen (Jason Segel), Robin Scherbatsky (Cobie Smulders), Barney Stinson (Neil Patrick Harris), Lily Aldrin (Alyson Hannigan)

Yıl 2030. Bir adam çocuklarına, anneleriyle nasıl tanıştığını anlatır. Hikâye 2005’ten, yani dizinin yayın hayatına girdiği andan itibaren başlar… Ted Mosby (Josh Radnor), çocukların babası.

27 yaşındaki mimar adayı Ted Mosby (Josh Radnor), New York’ta ev arkadaşı Marshall Eriksen’le (Jason Segel) birlikte yaşar. Marshall, kız arkadaşı Lily’le (Alyson Hannigan) evlilik hazırlıkları yapmaktadır. Evlilik planları, Ted’in yalnız olduğu fikrini daha da pekiştirmiştir. Bu durumda, bir başka dost Barney Stinson (Neil Patrick Harris) ortaya çıkar. Çılgın Barney, aşkta cesaret adına ateşleyici görevini devralır. Bardaki sohbetleri sırasında Ted, TV muhabiri Robin’i (Cobie Smulders) görür. Robin, hayallerindeki kadına çok yakındır.

How I Met Your Mother, komedi dizisi dalında zirvede yarışan bir yapımdır. Fikir, yapımcılar Carter Bays ve Craig Thomas’ın kendi arkadaşlıklarından ortaya çıkmış. Çocuklar, dizi içinde sembolik olarak rol oynuyor. Her bölüm aralarında, anlatılan karenin donmasıyla birlikte Ted’in düşüncelerini dinlemeye başlayacak, yaşananlarda gülümseyişlere ortak olacaksınız. How I Met Your Mother mutluluk hapları gibi, içmeniz tavsiyedir.

Emre Türker

Picture: movieposterdb

14 Aralık 2009

Çevrenin Benliğe Etkisi

Müthiş bir adaya düşsem ve o ada sadece bana ait olsa…


İnsan, yaşadığı toplumla bir bütündür. Buna paralel olarak diyebiliriz ki, en zeki canlı olmakla beraber insan, yine de topluma muhtaçtır.

Size müthiş bir teklif yapıldığını düşünün. Teklifi yapan varlık, sihirli değneğiyle bulutların arasından çıkan bir tatlı cadı. “Beni iyi dinle. Sana kocaman bir ada veriyorum. Bu adanın efendisi de, sahibi de sensin. Sahildeki kumsal elmas tozundan, kayalar altından, taşlar yakuttan. Yiyecek sıkıntın yok. Deniz tertemiz, doğa senin emrinde. Aklına gelebilecek tüm özel eşyalarını da almana izin veriyorum.” diyerek size sesleniyor. Fakat bir şartı var. “Hayatın bundan sonraki diliminde, başka bir insan göremeyeceksin.” Ne dersin? Teklif müthiş mi?

Aklımız ermeye başladığı andan itibaren, bilinçli bilinçsiz hayaller kurarız. Hayaller öncelikle maddeye sahip çıkar. Çocukken oyuncaklara ve çikolatalara olan aşk, büyüdükçe servet düşüncesine dönüşür. Doymak için ne kadarına sahip olmak lazım? Hayatta hiçbir şeye sahip olmamış birine piyango çıktığında, hesaplarına göre para bitmeyecektir. Fakat genel araştırma yaparsanız, varlık görmeyen birçok servet sahibi, kısa sürede elindekileri tüketir. Çünkü farkında olmadığı gizli bir etken, onu bitirmiştir. Yani çevre… İktisat kavramıyla tanışmış olanlar bilir. İnsan kaynakları sınırlı, ihtiyaçlar sınırsızdır. “O olay bende olsun, başka bir şey istemem” açlığı, her doyumda yenilenecektir.

Pastanın tüm dilimindeki yerimiz düşünülünce, ne kadar zekiysek, o kadar da aciz oluyoruz. Anne karnından itibaren, yaşamın sonuna kadar muhtaçlık hissiyatı devam edecek. Varlık teklifi ne kadar müthiş görünse de, içinde paylaşacak insan olmayınca, hiçbir şeyin anlamı yoktur. Oyalanması için çocuğa oyuncak almanız yetmez, oyuna katılmalısınız.

Amerikan Felsefe Derneği tarafından 21. yüzyılın en önemli sosyologlarından biri olarak görülen Kingsley Davis’in, insanın fiziksel ve ruhsal muhtaçlığı konusundaki araştırması, toplum fikrini net olarak ortaya koymaktadır. 1938 yılı Pensilvanya’daki bir çiftlik evinin tavan arasında, ellerini hareket ettiremeyecek şekilde sandalyeye bağlanmış altı yaşında bir kız çocuğu bulunmuştu. Anna adındaki bu gayrimeşru çocuk, 26 yaşındaki ruh hastası annesi tarafından tam 5 yıldır sadece sütle beslenmişti. Yetkililer onu bulduğunda; konuşamıyor, yürüyemiyor, yemek yiyemiyor ve davranışlara tepki vermiyordu. Anna’nın tanımadığı özellikleri kazanması için yoğun tedavi uygulanmıştı. 11 yaşına geldiğinde hayatını kaybeden Anna, ancak 2 yaşındaki bir çocuğun seviyesine ulaşabilmişti.

Kingsley’in araştırdığı bu dramatik olayın sonucu, insanın topluma olan zaruretini yeterince açıklıyor. 1717’de yazılıp 1719’da yayınlanan Daniel Defoe'nun dünyaca tanınan ünlü romanı Robinson Crusoe ve 2000 yılında gösterime girmiş, Tom Hanks’in oynadığı Cast Away (Yeni Hayat) adlı film, ada düşüncesine cevap niteliğinde güzel örneklerdir.

Sahildeki küçük taş zerrecikleri, ancak bir araya geldiğinde kum olurlar. Tek başlarına hiçbir şey ifade etmezler. Bizler de kum gibiyiz. Dalgalardaki gel-gitler arasında, sürüklenir, dağılır ve aşınırız ama yine de bütünlükten kopamayız.

Emre Türker

Picture: flickr

Un chien andalou (1929)

Türkçe Adı: Endülüs Köpeği
Tür: Kısa / Dram / Fantastik
Yönetmen: Luis Bunuel
Süre: 16 dakika
Oyuncular: Simone Mareuil, Pierre Batcheff, Luis Bunuel

İspanyol yönetmen Luis Bunuel ve gerçeküstü eserler eserlerle adını tarihe yazdıran ressam Salvador Dalí’nin ortak çalışmasıdır.

Afişine konu olan görüntü, giriş sahnesidir. Usturalı adam, dolunayın önünden geçen ince bulup figürünü, göz kesme karesiyle benzeştiriyor. Bundan sonraki görüntüler, karmaşa, gerçek ve hayal üzerinden devam ediyor.

Yönetmenin, Salvador Dali’yle bir sohbeti sırasında, rüyalarından yola çıkarak ortaya koydukları film, sürrealist (Gerçeküstücü) çalışmadır. Konuyu ancak izleyenlerin yorumlayacağı, kimi zaman belli durumlara göndermeler yapan, anlam sorgulamasında mantık sorgulamayan bu kısa yapım, sanata ilgi duyanların ilgisini çekecektir.

Emre Türker

Picture: movieposterdb

10 Aralık 2009

Mükemmel Aklın Kâşifleri

Beyine Zekâyı Download Edecek Link Arayışları
Bazı insanların becerileri karşısında şaşkınlığa uğrarız. Yetenekleri, hayret uyandırır. Hesap makinesi kadar hızlı işlem yapar, okuduğunu aklına birebir kaydeder, gördüklerini asla unutmazlar. Bu olağandışı farklılık, “acaba nasıl?” sorusunu beraberinde getiriyor. Acaba bu özellikler doğuştan mı gelir, yoksa kazanılır mı?

Beyin üzerine yapılan araştırmalar, son yıllardaki teknolojik gelişmelerle birlikte hız kazanmıştır. İnsanoğlu, üstünlük arayışları için yeni keşiflerin peşinde koşuyor. Üstünlüğü çözmek isteyenler, süper zekâları izliyor, yaptıklarını analiz edip düşüncelerini sorguluyor. Nihayetinde farkı çözümleyemese bile, ondan faydalanma yoluna gidiyor. İşte bu önemli noktadaki soru, en üst fayda nasıl sağlanabilir?” olacaktır.

Üstün zekâlı insanların birçoğu, farklılıklarının nasıl meydana geldiğini bilmez. “Okuyorum, unutmuyorum, hepsi bu!” gibi yanıtlar verirler. Fakat içlerinden bazıları, yaptıklarını analiz etmeye ve sebebi çözmeye çalışır. Açıklayabildiklerini not alıp, onları paylaşmak ister. Fakat kazandırdıkları fayda, değişkenlik gösterir. Yani süper bir beyin, kendi toplumuna faydalı için çalışırken, başka milletlerin hayatını riske atmaktan çekinmeyebilir. Zekânın tehlikeli içeriği, genelde bu noktada sorgulanır.

Zekâ, zekânın gelişimi ve sağladığı faydalar hakkında çeşitli kaynaklar var. Bazen anlatım konusunda birbirleriyle çatışarak, tutarsızlık gösterebiliyorlar. Öyleyse hangi kaynak daha iyidir? Bu soru gerçekten önemli. Olması gereken özelliklere kabaca bakalım.

1- Bilgi: Yazarın konu hakkında ne derece bilgi sahibi olduğu önemlidir.
2- Dil: Düzgün anlatıma sahip olmayan yazı, okuyucusuna yarardan çok zarar verir. Bu nedenle ifade kabiliyetine sahip olmayan bilgin, düzenlemede yardım almalıdır. Anlatımda sıra ve tasarım, ayrı bir uzmanlık alanıdır.
3- Araştırma: Yayınlanmış kitap ya da makaleleri takip etmeli, kaynakları incelemelidir
4- Deneyim: Konu hakkında çalışmalar yapmalı, olası sonuçları analiz etmelidir.

Yukarıdaki maddeler, okunacak düzeyde kitap hazırlamaya yetebilir. Fakat bunlara ek olarak yazarın zekâ üstünlüğüne sahip olması, diğerlerine fark atacaktır. Neden mi? Çünkü üstün zekâlı, anlatımına hislerini ve ruhunu da katacaktır. Araştırmacı ise, sadece gözlem ve uygulamaya (empirik) dayalı açıklama yapabilir.

Süper zekâ, sonradan kazanılan değil, doğuştan var olan bir özelliktir. Beyinlere çip takabilecek yola ulaşmadıkça, gerçek budur. Ayrıca beynin kullanım yüzdesiyle ilgili oran, halen tartışma konusudur.

Süper zekâyla doğmadıysak, ne olacak? Bulunduğumuz konumu kabullenmeli miyiz?

Zekâ sonradan kazanılmasa bile, kapasite geliştirilebilir. “İşleyen demir pas tutmaz” sözü, harika bir atasözüdür. Ne kadar çaba gösterirseniz, o kadar kapasiteniz artar. Kapasiteyi ne kadar arttırırsanız, o kadar üstün olursunuz. Bilgi, sonradan kazanılan özelliktir. Hiçbir şey bilmeyen, zekâsıyla üstünlük sağlayamaz.

Öyleyse; zekâ, yetenek ve hafıza için araştırmaya, bilgi adına veri toplama devam edin. Her adım, size bir artı daha kazandıracaktır.

Emre Türker

Picture: flickr

09 Aralık 2009

Gamer (2009)

Türkçe Adı: Oyuncu
Tür: Aksiyon / Bilim-Kurgu / Gerilim
Yönetmen: Mark Neveldine, Brian Taylor
Süre: 95 dakika
Oyuncular: Gerard Butler, Amber Valetta, Michael C. Hall, Kyra Sedgwick, Logan Lerman, Alison Lohman, Terry Crews, Ramsey Moore, Ludacris, Aaron Yoo, Jonathan Chase, Dan Callahan, Brighid Fleming, Johnny Whitworth
Devlet izniyle, idam cezası almış mahkumlarla anlaşma yaparak farklı bir similasyon geliştiren Ken Castle (Michael C. Hall), kısa zamanda inanılmaz servet elde eder. Toplumsal similasyon adını verdiği bu sistemde kullanılan mahkûmlar ve diğer oyun karakterleri, başka insanlar tarafından yönetilmektedir. Oyundaki avcılardan herhangi biri vurulursa, hayatını kaybeder. Fakat bunun yanında 30 zafer kazanan avcı, cezasına rağmen özgür bırakılacaktır. Kalbe lakaplı Tillman (Gerard Butler) ise, şimdiye kadar bu zafere en yaklaşan isimdir.

Kalbe’nin oyunu tamamlayıp dışarı çıkması, Ken Castle’ın sırları bakımından tehlike içermektedir. Bu nedenle oyuna, başkasının kontrolünde olmayan Hackman (Terry Crews) adındaki karakteri dahil eder. Onun şimdilik görevi, Kalbe’yi öldürmektir. Kalbe’nin kendi kontrolünü ele aldığı tek güç ise, karısına ve çocuğuna kavuşma arzusudur.

Teknolojiyle gelen tehlikelere farklı bakış açısı getiren film, bol aksiyon sahneleriyle görsel anlamda tatmin sağlıyor. İlginç bir çalışma…

Emre Türker

Picture: impawards

Nişantaşı Sanat Parkı

Sanatla tesadüfî bir karşılaşma anı. Her zamanki sabit banklar, yerini modern çalışmalara kiralamış.

Belli zamanlarda modern sanatların sergi mekânı olan park, yine açık sahnede…

Sanatçılar: Arşo Kasparyan, Adnan Serbest, Ali Bakova, Aslı Kutluay, Aslı Düzkan, Asuman Dülek, Atelier 13, Atilla Kuzu, Ayhan Tomak, Betsy Sullam, Can Yalman, Cansu Akarsu, Demet Bilici, Demet Öğütler, Evrim Küçük, Filinta Önal, Günsel, Kato, Hafize Uncuoğlu, Hakan Köylüoğlu, Hale Ürkmezgil, Luca Proto, Meltem Eti Proto, Ömer Ünal, Serap Başol, Sevgi Çağal, Seza Yeğin, Tanju Özelgin, Tülün Edgüer, Yılmaz Zenger, Dilek Budak, Fakrettin Kuzu, Özlem Hiçyılmaz





08 Aralık 2009

Senin Annen Bir Leylekti Yavrum

“Seni leylekler getirdi” muhabbeti, yılların eskitemediği kalıplaşmış esprilerden biridir. Yaşla doğru orantılı çürüyen teorideki “Her şakanın ardında bir ciddiyet, her ciddiyetin ardında bir şaka vardır” cümlesini düşünürsek, leyleğin bu işteki parmağı ne?

Leylek hikâyesiyle oyalanmış çocuklar, şimdilerde yok denecek kadar az. Medyanın yaygın olmadığı dönemlerde, leylek getirme hikâyesini çocukların yutma olasılığı yüksekti. Fakat yine de bilmiş çocukların sohbetleri, algıda yanılgıya dönüşürdü.

-Beni leylekler getirmiş
-Leylek olan annen mi, yoksa baban mı?
-İkisi de değil
-O zaman leylek sizin postacı!

Leyleğin aile anlayışı ve insanlara yakınlığı, işin özüyle alakalı olabilir. Sıcak bölgelere sürekli göç halindeki bu kuşlar, baca ya da direklere yuva yapar ve göç döngüsünde tekrar aynı mekânlarına geri dönerler. Leylek, benzetmede kullanılan terimler içine de girmiştir. Uzun zayıflara “Leylek gibi”, gezme meraklısına “Leyleği havada gördüm”, dışlanmaya “leyleğin attığı yavru”, lafta usta ama icraatta (uygulama) işe yaramazlara “leyleğin ömrü laklakla geçer” gibi…

Masalları ya da cinselliği örten hikâyeleri bir kenara bırakırsak, gerçek araştırmalara daha iyi konsantre olabiliriz. İktisadi düşünme hatalarıyla ilgili okuduğum bir araştırma yazısında, şöyle açıklama yapılıyor: “Yapılan araştırmalarda, leyleklerin göç mevsimi olan bahar ayında, bebek sayısında artış gözlenmiştir. Başka bir anlatımla, leylek sayısı ve yeni doğan bebek sayısı aynı anda değişiyor.” örneği “bu değişim ilkesiyle, bebeklerin leylekler tarafından getirildiği sonucuna varamayız. Değişimler tamamen tesadüfîdir ve aralarında nedensellik bağlantısı yoktur.” şeklinde devam ediyor. Bu orijinalinden kısaltılmış örnek, sanki olguyu daha iyi açıklıyor.

Leylekler, soyluluk ve zirve bakımından kartallara benzese de, topluma yakınlığı ve incelikleriyle, sıcak hayvanlardır. Uzun süren yaşamları düşünüldüğünde, en bilgili gezginlerden sayılabilir. İşte insan olarak örneklenmesi gereken de; soylu, zirveye oynayan, toplumla barışık, sıcak ve gözlemleyici yapıdır. Bu kavramlar, bir insanın hayata bakış açısını artı yönde etkileyen önemli özelliklerdir.

Emre Türker

Picture: flickr
Kaynakça:
1- Anadolu Üniversitesi AOF Yayınları. – İktisada Giriş /Sayfa-10
2- Büyük Larousse 14. Cilt / Sayfa-7640

05 Aralık 2009

Vukuat Var (1972)

Tür: Dram / Romantik
Yönetmen: Nejat Saydam
Süre: 86 dakika
Oyuncular: Türkan Şoray, Kartal Tibet, Handan Adalı, Mehmet Büyükgüngör, Aytaç Arman, Suphi Tekniker, Erdoğan Seren, Ali Seyhan, Ekrem Dümer, Aynur Aydan, Sedat Demir, Özen Tutuvu, Zuhal Üstüntaş
Annesi, üvey babası ve üvey abisiyle birlikte yaşayan Güllü (Türkan Şoray), fabrika işçisidir. Kazandığı tüm parayı elinden alan babası ve abisi, ona köle gibi davranmaktadır.

Güllü, Kemal’e (Aytaç Arman) aşıktır. Fakat babası ve kötü yürekli fırsatçı abisi Hamza (Erdoğan Seren), onu zengin işadamı Muzaffer beyin (Kartal Tibet) yeğeni Ramazan’a (Suphi Tekniker) vermek ister. Güllü razı değildir. Fakat abisi tarafından Kemal’in bıçakla yaralanması ve babasının annesine uyguladığı şiddet, onu evlenmeye mecbur bırakır.

Muzaffer bey, gelin adayı Güllü’ye sıcak davranır. Onun kişilikli ve namuslu bir kadın olduğunu, yeğeniyle zorla evlendirilmek istendiğini öğrenince, Güllü’ye olan sıcaklığı, kalben ilgiye dönüşmeye başlayacaktır.

Acı çekmesine rağmen gururlu kadın figürünü iyi canlandıran Türkan Şoray, her zamanki gibi çok doğal. Film, fazlaca abartılı sahneler içerse de, o dönemde saygı gören yapımlar arasında yer almıştır.

Emre Türker

Picture: sinematurk

Big Daddy (1999)

Türkçe Adı: Süper Baba
Tür: Komedi / Dram
Yönetmen: Dennis Dugan
Süre: 93 dakika
Oyuncular: Adam Sandler, Joey Lauren Adams, Jon Stewart, Cole Sprouse, Dylan Sprouse, Josh Mostel, Leslie Mann, Allen Covert, Rob Schneider, Kristy Swanson, Joseph Bologna, Peter Dante, Jonathan Loughran, Steve Buscemi, Tim Herlihy
Kariyerden yoksun ve rahatına düşkün Sonny Koufax (Adam Sandler), idealleri olmayan bir adamdır. Sorumluluk duygusuna uzak olduğundan, aşk hayatının da iyi gittiği söylenemez.

Bir gün kapısında elinde mektupla, 5 yaşında Julian (Cole Sprouse/Dylan Sprouse) belirir. Kâğıtta, ev arkadaşı Kevin’in (Jon Stewart) oğlu olduğuna dair bir not yazmaktadır. Önemli iş görüşmeleri nedeniyle yurtdışına çıkmak üzere olan Kevin’in yerine, sorumluluğu Sonny üzerine alır. Öncesinde sosyal hizmetlerle bağlantıya geçse de, gün geçtikçe Julian’e alışır. Ayrıca onun sayesinde, kaybettiği sorumluluk duygusunu da geri kazanmaya başlamıştır.

Sonunda babalığa soyunan Sonny’i, zor günler bekler. Çünkü çocuk yetiştirmek, onun tahmin ettiğinden de zor olacaktır.

Julian karakteri, ikiz kardeşler Cole ve Dylan tarafından dönüşümlü olarak başarıyla canlandırılmış. Adam Sandler’ın oyunculuğu çok başarılı. Filmde; sorumluluk, aşk, sevgi ve ideal gibi kavramlar inceleniyor. Hoş vakit geçirmek için mükemmel bir seçim olacaktır.

Emre Türker

Picture: impawards

04 Aralık 2009

Selvi Boylum, Al Yazmalım (1977)

Tür: Romantik / Dram
Yönetmen: Atıf Yılmaz
Süre: 86 dakika
Oyuncular: Türkan Şoray, Kadir İnanır, Ahmet Mekin, Hülya Tuğlu, İhsan Yüce, Cengiz Sezici, Nurhan Nur, Elif İnci
Nakliyat firmasında şoför olarak çalışan İstanbullu İlyas (Kadir İnanır), “Aldırma Gönül” diye isimlendirdiği kamyonunu arkadaş gibi sever. Onun evi de yurdu da kamyonudur. Bu yüzden, uzun yolları günlük işlere tercih etmektedir.

Hiç istemeden gittiği günlük işlerinden birinde, kamyonu çamura saplanır. O sırada, dağ evinden kurtulup şehre göç etmek isteyen Asya’yla (Türkan Şoray) karşılaşır. İlk görüşte ikisi de birbirine vurulmuştur. Israrlı İlyas, nazlı Asya’nın peşini bırakmaz. Hatta Asya’nın görücü usulüyle evliliğe hazırlanışı bile, onu durdurmaya yetmeyecektir.

Artık neredeyse nostalji haline gelmiş saf duygusal aşkları hatırlatan film, düşüncelerin seslendirilmesine en güzel örneklerden biridir. Kırgız edebiyatçı Cengiz Aytmatov’un 1970’te yazdığı bu eser, Ali Özgentürk ve Atıf Yılmaz tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Sinema tutkunlarının görmesi gereken bir başyapıttır.

Emre Türker

Picture: sinematurk

03 Aralık 2009

Başarmaya Emeklemek

Varmak istenen hedefe ulaşmak için, önce istemek gerekir. Eğer insan isterse, yapacağına inanır. İnanırsa, aşılmaz gibi görünen çoğu engelin üstesinden gelir. Olacağına inanan kişi, hedefe kilitlenir. Zirveye ulaşmadan asla ipin ucunu bırakmaz.

Çocuklar, kirlenmemiş düşüncelere sahiptir. Henüz imkânsızlıkları öğrenmedikleri için, başarıya koşarlar. Önce emekler, sonra ayağa kalkmaya çalışır, sendeler, tutunur ve sonunda kendi ayakları üzerinde durmayı başarırlar. Önlerine çıkan yetişkinler onları engelleyince, sinirlenirler. Çünkü merak duyguları çok tazedir. Fakat birçok kişi, çocuklarının bu merak tutkusunu daha başlarken köreltir. Gitmek istediği yere taşır, uzanmak istediğini ona uzatır, ayağa kalkmak isterken onu kavrayarak ayağa kaldırır. Önceleri bu duruma sinirlenen çocuk, gittikçe konumunu kabullenmeye başlar. Kabullenme, tembelliği getirir. Böylece çocuk, her gördüğü şeyi istemeye ve sızlanmaya başlar. Çünkü kendi yapabileceği değil, ona verileceği öğretilmiştir.

Yukarıda anlatılanlar size değişik gelebilir. Fakat çocuk ruhunuzu ortaya çıkartırsanız, olanları anlamaya başlarsınız. Çünkü çocuklar; yapamayacağını, olmayacağını, yani imkânsızlıkları düşünmez. Onlar için tek bir şey vardır, başladıkları işi bitirmek. Eğer bitiremiyorlarsa, vazgeçip başka yol ya da başka uğraş bulurlar kendilerine. Oysa biz yetişkinler, dibe battıkça daha çok debeleniriz. Bataklık, hareket ettikçe bizi içine çeker. İşte bu noktada, çocuklardan öğrenecek çok şeyimiz var.

14’lü yaşlarda, derme çatma bir bisiklete sahiptim. Kasabamıza 35 km uzaklıktaki bir komşu ilçeye gitmeyi kafaya koymuştum. Sabah erkenden kafadar bir arkadaş bulup yola çıktım. Onun bisikleti de külüstürdü :) Öğleden sonra saat üç gibi oraya vardık. İşin bir de geriye dönüşü vardı. Ayaklarımız bitmiş durumda, cebimiz boş ve lastiklerimiz inikti. Tamircilere rica edip lastiklere hava bastırdık. Yol kenarlarındaki böğürtlenleri yiyerek karnımızı doyurmaya çalıştık. Güldük, bağırdık, sızlandık, inandık ve gece yarısı eve vardık. Yaşadığımız en kötü şey, ailemizden işittiğimiz azar olmuştu. O da sabahın ışıkları ardından, geceyle birlikte kayboldu. Her şeyden öte, bize “o bisikletlerle oraya gidilemez” diyenlere bir ders vermiştik.

Umutsuzluk tüketir insanı. Hazır yemek de öyle. Oldum olası hazır şeylere karşı çıkmışımdır. Yemek yapmıyorsan, en azından nasıl yapılacağını bilmelisin. Hazır şeyler, hayatı kolaylaştırmak için üretilmiştir. Kolaylığı tembelliğe değil, faydaya çevirin.

Enerjinizi nasıl korursunuz? Enerji, dinçlik demektir. Dinçliğinizi kazanmak için çocuklarla konuşun. Onları dinleyin ve neler yaptıklarına bakın. Uzun yürüyüşlere çıkın mesela. Yürürken aldığınız oksijen sayesinde zihniniz açılır ve daha iyi düşünürsünüz. Yürümek, ciddi kararlar almanızda size kolaylık sağlayabilir. Tüm bunların yanında, kafanızdaki temiz havayı koruyun. Onun kirlenmesine izin vermeyin. Size sürekli “yapamazsın”, “bu imkânsız” diye karşı çıkanlara, “neden?” sorusunu yöneltin. Mantıklı açıklamaları varsa, dinleyin. Fakat cevapları yoksa ve yine de sizi karamsarlığa sürüklemeye devam ediyorlarsa, onlardan kurtulmanın zamanı gelmiş demektir. Tercih yine de sizin…

Eğlenceli şeylere yönelin. Mesela mizah dergisi okuyabilirsiniz. Komedi filmleri izleyin. Dramatize edilmiş haberlerden, yanıp-sönüp beyninizi sulandıran reklâmlardan, “kim-kiminle-nerede-ne yapıyorlar”dan uzak durun.

İnanmazsanız HİÇBİRŞEYE, İnanırsanız HERŞEYE sahip olursunuz.

Emre Türker

Picture: flickr

02 Aralık 2009

Poz+ARTI

Güzellikler paylaştıkça çoğalır, ne yazık ki çirkinlikler de öyle…

Öyleyse mutluluğu paylaşalım.

Mutluluk projesinde herkes yer alacak.

Poz+ARTI, bu amaçla doğdu.

Mutlu Kalın

Link: http://pozarti.blogspot.com/
Mail: hayalbemol@gmail.com

İlgili yazı için BURADAN

Emre Türker

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails